|
Tarihî kaynaklar, Mehmet Bey'in(Karaman Beyi) fermanını Türkçenin devlet dili
oluşunun başlangıcı olarak kaydederler. Ancak bu fermanın nasıl
uygulandığı belli değildir. Çünkü Cimri ve Mehmet Bey'in saltanatı çok
kısa sürmüştür.
Bu
fermanın ifade ettiği anlam pek büyük olmakla birlikte, bu emri
Anadolu'da Türkçenin devlet dili oluşu şeklinde değerlendirmek ve
Mehmed Bey'i de idealist bir dil inkılapçısı sanmak pek de isabetli
değildir. Zira bu buyruk doğrudan doğruya Türkçenin istiklâli
düşünülerek verilmiş bir emirden ziyade, merkezi otoriteye baş
kaldırma sonucunda isyan ettirdiği göçebe Türkmenlerin Farsça
bilmeyişinden kaynaklanan bir hareketti. Esasen Mehmed Bey'in bu
hareketi de şuurlu bir Türkçe sevgisinden ziyade, siyasi bir muhteva
taşımaktadır. Zira Türkçe, çok önceden itibaren Hunlarda, Göktürklerde
Uygurlarda, Karahanlılarda devlet dili olduğu gibi, Mehmed Bey'den
önce de kendini Selçuklu sarayında kabul ettirecek bir varlık
gösteriyordu. Nitekim II. İzzeddin Keykâvus'un (hükümdarlığı:
1246-1261) destani bir eser olan Dânişmendnâmeyı kendi yazıcısına
Türkçe yazdırması, Selçuklu sarayında Türkçeye verilen önemi
göstermektedir. Ayrıca İlhanlılar zamanında, Türk ve Moğol boylarına
ve orduya yazılan fermanların Türkçe olması da, Türkçenin bir devlet
dili olarak kullanıldığının kanıtıdır.
İşte
bu şartlar altında Anadolu Selçukluları devrinde Türkçe bazı edebi
eserler meydana getirildiği görülmektedir. Bu eserlerin karakteristik
özellikleri, din, tasavvuf ve kahramanlık konularım ön planda
tutmalarıdır. Çünkü 13. yüzyılda Anadolu Türk halkının en çok rağbet
edip öğrenmek istediği konuların başında, İslâm dininin temel
bilgileri, savaş ve kahramanlık hikâyeleri yer almaktaydı.
13. yüzyılda Anadolu'nun siyasal
ve ekonomik durumu, özellikle Moğol istilalarıyla başlayan maddi ve
manevi çöküntü, tasavvuf cereyanını güçlendirmişti. Tasavvuf, 13.
yüzyıl Anadolu'sunda sosyal buhranlar, istilalat, isyanlarla mustarip
insanların gönüllerini aşka ve Tanrı'ya kanatlandırmada bir ümit ve
teselli kaynağı olmuştu. Bu yüzden de büyük merkezlerde İran tasavvuf
edebiyatının ürünleri pek rağbet görmekteydi. Ayrıca Doğu'dan gelen
Yesevi dervişleri de Ahmet Yesevi'nin sufıyane şiirlerini Anadolu'ya
getiriyorlardı. Böylece Arap ve Fars tasavvufunun etkisi altında kalan
Türk sufileri de, daha geniş bir halk kitlesine hitap etmek amacı ile
Türkçe yazmaya mecbur kaldılar. Mevlâna'daki Türkçe ibareler, Sultan
Veled'deki Türkçe beyitler, Ahmed Fakıh'in Çarhnamesi, Şeyyad
Hamza'nın manzumeleri bu ihtiyaç etkisi ile ortaya konmuş eserler
olarak kabul edilebilir. |