|
12. yüzyılın son çeyreğinde Anadolu'nun büyük kısmının fethi
tamamlanıp siyâsî ve içtimaî ortamın nispeten istikrara kavuşmaya
başladığı bir sırada, yani yaklaşık 13. yüzyılın başlarından itibaren,
Orta Asya'da başlayan ve batıya doğru gelişen Moğol istilâsı, kitlesel
göçlerin ön Asya'ya ve Anadolu'ya yönelmesine sebep oldu. Bu göç
dalgaları arasında çeşitli tasavvuf akımlarına ve tarikatlara mensup
şeyhler ve dervişler gelmeye başladı. Mâverâünnehir, Hârezm, Irak vb.
mıntıkaların büyük kültür merkezlerinde doğan ve gelişen tarikatlar,
yüksek bir tasavvufî düşünce seviyesine erişmişler ve mühim bir yazılı
literatür oluşturmuşlardı. Necmeddîn Kübrâ'yı ve tarikatını, tasavvuf
anlayışını buna örnek gösterebiliriz.
Ayrıca, kırsal kesime mensup, daha çok şifahî ve eski inançların
hakimiyetindeki popüler tasavvuf çevrelerine mensup olan sufîler de bu
göçlerle Anadolu'ya geldiler. İşte bu çevrelerin içinde en dikkati
çeken güçlü bir tasavvuf düşüncesi, Ahmed-i Yesevî'nin geleneğini
yansıtıyordu.
Anadolu Selçukluları zamanında tasavvuf başlıca şu iki büyük düşünce
mektebi etrafında toplanmıştı;
1. Irâkîler denilen, zühd ve takvâ anlayışının ağır bastığı ahlâkçı
mektep: Kadiri ve Rifâî tarikatları mensuplarıyla, Bağdatlı meşhur
Şihabeddin Ömer Sühreverdî'nin tarikatlarına bağlı olanları bu mektep
içinde düşünmek gerekir.
2. Horasanîler terimiyle ifade edilmekle birlikte,
Mâverâünnehir ve Hârezm bölgelerinden gelenlerin de dahil olduğu,
melâmet (kendini kınama) prensibini benimsemiş, daha esnek, estetik
yanı ağır basan ve daha çok cezbeye önem veren mektep: Necmeddin Kübrâ
ile en tanınmış temsilcileri arasında, Anadolu'ya gelip burada yaşayan
Evhadeddin Kirmânî, Mevlânâ Celâleddin'nın babası Bahâeddin Veled,
Burhaneddin Tirmizî, Necmeddin Râzî (Dâye) zikredilebilir. Yesevî
tasavvufî düşünce geleneği de bu mektebin popüler kesimini
oluşturuyordu.
Popüler tasavvuf tarikatlarına gelince bunlar, göçebe ve yarı göçebe
olarak Anadolu'ya gelip yerleşmiş bulunan Türkmen toplulukları
arasında tutunabildiler. Bu topluluklar, henüz sathî bir şekilde
İslâmlaşmış olduklarından, şehirlerde yerleşmiş, medreselerle temas
halindeki ahalî gibi Müslümanlığı tam özümseyebilmiş değillerdi. Buna
daha ziyade yaşadıkları kırsal hayat tarzının sebebiyet verdiği
muhakkaktır. Zaten bu insanlar için tarikatlar, soyut birtakım mistik
amaçlar ve zevkler peşinde koşmaktan çok, bir sosyal hayat tarzı
olmaktan öteye anlam taşımamaktaydı. Nitekim Bektaşîlik bunun tipik
bir örneğini teşkil eder. Bu insanların pek çoğu Yesevîlik, Vefâîlik,
Kalenderîlik ve Haydarîlik gibi, mahallî inanç ve geleneklerle kolayca
uyuşabilen (senkretist) tarikatlara mensuptu.
|